10 Eylül 2013 Salı

Efulim*.. Karadeniz


 8 Ağustos 2012
Kişisel tarihime bugün benim genetik mirasımla kucaklaştığım gün olarak  geçirilebilir.

***

Bu memlekette yaşayan herkesin gezi planları içinde illa bir "Karadeniz Turu" mevcuttur.  Gidip de dönenler yeşilini anlatır, havasını, suyunu.. Gidip de cismen dönüp, ruhen dönemeyen  bendenizin hissettikleri bunların çok ötesinde ve derininde oldu.  Yılların , öğrenmişliğin ve tüketmişliğin vermiş olduğu sıkıntıyı alt ettim orada. Seneler sonra ilk defa yeniden bir yerlere gitmenin heyecanını taşımaya başladım.

***
Daha başlangıçta bunun "turistik, yüzeysel, japon turistin fotografla imtihanı tadında" bir gezi olmamasını temenni ediyordum. İstediğim gibi de oldu. İnsanla ilişki kurduğumuz, nereyi istersek orada durup, mekanın ruhuna dokunabildiğimiz zamanlardı. Bunu sağlayana minnetlarlığımı buradan da ifade etmek isterim.

Yollarından geçmedik, sularından içmedik sadece, memleket halleri üzerinde malumatlandık. Misal; hiçbir okul yoktu ki bir vatandaş tarafından yaptırılmış olmasın.. Bu durum yöre insanının gönül zenginliğinden öte, devletin burada ne kadar "yok" olduğunun,
bölgeye elini uzatmada ne kadar hasis kaldığının göstergesiydi. Ama öyle mümbit topraklar ve öyle gönlü bol insanlar ki, kendilerine sırtını dönen devlete küsmemiş. Bir o kadar şehit ismi gördük, köprülerde, sokaklarda.
***
Hepimizin bildiği pratik zekalı Karadeniz insanının neden böyle olmak zorunda kaldığını, bu coğrafyayı gören her akıl anlar. Zorlu coğrafi koşullar ve iklim, sürekli çözüm üretmek zorunda bırakmış insanları. Söylenmemişler, ağlamamışlar, şikayet etmemişler. Karşılarını çıkan engeli aşmışlar. Bunu yaparken koşullara uygun, doğayla içiçe çözümler üretmişler. Meslek icabı çok köy görmüş bir insan olarak kesin bir dille yapabileceğim bir başka tespit de şimdiye kadar gördüğüm en temiz köylerle karşılaşmış olmamdı. Çer, çöp, hayvan pisliği ..hiçbiri yoktu. Tertemizdi. Yaylara çıktık, ıssız yollardan geçtik ama nedense insanda güvenlik endişesi yaratmayan bir ortam gördüm. İnsanından kaynaklanan bir hal bu. Mesafeli olamayacağınız insanların diyarı burası. Anında kırk yıllık tanış oluyorsunuz. Mizah anlayışları çok yüksek, keskin zekalı insanlar.

Hiçbir anında sıkılmadığımız, insanlarla konuştuğumuz her an yüzümüze kocaman bir tebessümün yerleştiği günlerdi.

Uzatmayacağım fotograflar anlatsın devamını.

 

 

Sürmenenin içinden Zarha dağına doğru yol alıyoruz. Çıkarken bahçesinden erik topladığımız aslen Artvinli amca 10 dakika içinde bize hayatının kısa bir özetini yapıyor. Neredeyse sopa zoruyla erik toplatıyor.
 

 Dar ve virajlı yoldan tırmanmaya devam ediyoruz. Ve nihayet  Zarhadayız. Karadenizin sonra ki günlerde alışacağımız ama hayran olmaktan hiç bıkmayacağımız manzaraları ile ilk tanışmamız. Dağın zirvesinden Araklı sahilleri görünüyor, diğer taraf Karadeniz köyleri..Burada kalımabilecek güzel tesisler de mevcut. Dönüş yolunda dünya Ufocularının bir kısmı tarafından "Universal Mother" olarak adlandırılan "Meyveş Nine"nin siyah granit mezarını görüyoruz.. Bu da tuhaf bir hikaye dileyen buradan okuyabilir.http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=-31899






 


Artık Sümelaya gitme zamanı. Geziyi ramazan ayına denk getirmenin bir ceremesi var. Açık lokanta bulmakta zorlanıyoruz. Ne var ki Maçka yolunda dere kenarında bulduğumuz Sümer Restaurant beklediğimize değiyor. Karalahana dolması, kuymak, tereyağı Sürmeneden aldığımız ekmeklere şahane katık oluyor.

 
Sümela malum.Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Ancak asıl şahane olanın manastırın kendisinden çok tabiat olduğunu düşündüğümü itiraf etmem lazım. Gerek araba ile tırmanırken etraftaki manzara gerekse, kısa süren patika yol şahane..

10.09.2012

Uzungöl 

Bugün hedef Uzungöl. Son yıllarda herkesin kafasındaki klişe Karadeniz fotografı sanırım Uzungöl ve beyaz bir camii siluetidir. Naçizene bendenizin tüm turistik mekanlar, çok satan kitaplar ve gece klüplerinde çalan şarkılara irrite olmak gibi küçük bir defosu bulunduğundan açıkcası hafif bir endişe ile gittim Uzungöl'e. Hele ki öncesinde Arap turistlerin burayı mesken tuttuğu bilgisi ciğerimi acıtmıştı. Ancak Ramazan nedeniyle gerek Arapların, gerekse yerli turistlerin bu cennet mekandan ellerinini ayaklarını çekmiş olmaları ve ilk gittiğimizde varolan güneşin, hemen sonra bulutların ardında kaybolması neşemi yerine getirdi. Şahane bir hava var. Hafiften tüylerinizi ürperten ama üşütmeyen bir serinlik..
Uzungölden ayrılıyor , Çaykara üzerinden  Sultan Murat Yaylasının yoluna düşüyoruz. Ama ne yol.. Tepelerdeki duman yavaş yavaş aşağıya iniyor. Biz tırmandıkça sis görüş mesafesini iki metreye kadar indiriyor. Ama görüntüler muhteşem...

Sultan Murat yaylası 5 köyün ortaklaşa kurduğu merkezi bir yayla. Adını Osmanlı padişahlarından 4. Murat'tan almış. Sultan 4. Murat'ın İran'a sefer yapmak üzere ordusuyla bu yöreden geçtiği ve Cuma namazını burada kıldığı bilinmekte olup, namaz kıldığı yer muhafaza edilmekte. Biz önce Şehitler tepesine gidiyoruz. Sultan Murat yaylasına 1,5 kilometre mesafede bulunan Şehitler Tepesinde bir şehitlik bulunmakta. Şehitlikte 1916 yılında, Rus işgal kuvvetleriyle yapılan muharebe neticesinde şehit düşmüş olan 1 subay, 1 astsubay ve 70 erin mezarları var. Aziz şehitlerimizi anmak maksadıyla her yıl 23 Haziran'da şehitleri anma töreni yapılmakta. 1.Dünya savaşında Rusların Of'a asker çıkarmasından sonra savaşlar devam etmiş ve Ruslar  Trabzon'u ele geçirip Harşit çayına kadar ilerlemişlerdi. Birinci Dünya Savaşı bitmesine yatın Brest Litowsk antlaşması ile savaştan çekilmişler ve Trabzon'u terk etmişlerdi. Şehitlerimizin Ruhları Şad olsun.
 

Yaylada şimdiye kadar yediğim en lezzetli saç kavurmalarından birini yiyoruz. Yaylalardaki etler hep çok lezzetli.

11.08.2012
Bugünkü rotamız Ayder.. "İsviçre, Alpler" diyen özür dilerim ama halt etmiş.. Burayı kışın göresim var. Kainatın (varsa) ruhuna üflemiş olayım bu isteği. 
 


 

 Yörede "Çarçar" olarak tabir edilen küçük şelalere sürekli rastlıyoruz.



 


 

 

Ayder'den ayrılıyor. Zilkaleye doğru yola çıkıyoruz. Bu coğrafyada böyle bir yapıdan habersiziz. Yolda emeklilik cenneti yaratmış bir çiftin evi dikkatimiz çekiyor. Huzuru neredeyse elle yakalamak mümkün görünüyor. Sürekli karşılaştığımız bir misafirperverlikle ısrarla davet ediliyoruz.

 

 Zilkale,  Rizeye bağlı Çamlıhemşin ilçesinin 12 km güneyinde,Fırtına Vadisindeki bir geçide hakim, yüksekçe bir tepe üzerinde (dere yatağından 100 m denizden 750 metre yükseklikte) konumlanmış  8 burç ve bir gözetleme kulesinden oluşan, savunma hendeği durumundaki Zil deresine merdivenle inilen, bir kale olup, kesin yapım tarihi bilinmiyor. Filmgrofik bir görüntüsü olduğu kesin. Uzaktan Masal şatolarına benziyor.


 

 Buranın biraz ötesinde verdiğimiz molada kuzine sobasında tıkırdayarak pişen kara lahana çorbasını ve mıhlamayı yiyoruz. Altına sığındığımız tenteye yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Çaylarımız geliyor. Duman aşağılara iniyor, akşam oluyor..İnsan böyle zamanları nasıl unutur ki.




12 .08.2012

Cimil Yaylası
 


 Cimil Yaylası, kaldığımız otelin üstündeki  yayla.İkizderede. Yine şahane bir manzarayı takip ederek tırmanıyoruz. Aynı günün sabahında İkizdere de kafası kendinden güzel bir berber, arkadaşlardan birine " inşallah yolu yapılmaz, yoksa Ayder'e döner orası da" ikazını yapmış. Memleketim insanının ferasetine hayranım. Dere, orman, çiçekler derken, bitki örtüsü değişiyor..Kuzeydoğu Anadoluya doğru sokulan bir yayladayız şimdi.

Cimil, Trabzon'dan yaklaşık 1.5 saat, Rize’den ise 1 saat uzaklıkta. Yaylada üç köy var. Başköy, Ortaköy, Güvenköy. Başköy (Cimil) İkizdere'den 28 km uzaklıkta2050 m yükseklite İkizdere'ye bağlı bir köy. Köyde yaşayanların büyük bir çoğunluğu İstanbul ağırlıklı olmak üzere büyük şehirlere göç etmişler .  Sonradan bu yayla  sakinlerinin TV izlememe kararı aldıklarını, televizyonun komşuluk ilişkilerini bitirdiğini, sadece köyde bir evde bulunan TV yi milli maç olduğu zamanda izlediklerini öğreniyorum


Hemen bir kaç km ötede Ortaköy var. Köyde ilk dikkatimizi çeken genç yaşlı tüm kadınların rengarenk peştemalleri. Yöredeki diğer köylerde peştemal etek, keşan üstlük olarak kullanılırken , burada peştemal hem alt, hem üstte kullanılıyor. Ayrıca kırmızı el örgüsü çorapları ile adeta yörük geleneğini tüm canlılığı ile sürdürüyorlar.  Dışardan gelenlerin de  normal gündelik kıyafetleri üzerine bunları giydiği görülüyor. Konuştuğumuz teyzeler, köye gelir gelmez bu kıyafate büründüklerini söylüyorlar. Son derece candan, samimi ve güleryüzlü insanlar. 



Ot kesmekten dönen yorgun ama gönlü zengin bu teyzem bizi ısrarla evine kuymak yemeye davet ediyor.






En son köy Güvenköy..Ötesinde kış için ot kesen köylüler ve atları görüyoruz. Film karesi gibi görüntüler.Yörede " Kerenti" denilen orakla, kışa ot kesen köylüler.





Yaylanın yılkı atları.







  
 13.08.2012

Anzer Yaylası
  
Anzer Rize'nin İkizdere ilçesinin 35 km güney batısında kalan bir yayla. Aşağı Anzer (Çiçekliköy) ve Yukarı Anzer (Ballıköy) olarak iki köyü var. Dünyaca ünlü  Anzer balı'nın üretildiği bölge olmasının yanı sıra çok sayıda endemik (bulunduğu bölgenin ekolojik şartları yüzünden yalnızca belirli bölgede yaşayan/yetişen, dünyanın başka yerinde yaşama/yetişme ihtimali olmayan, yöreye özgü) türde çiçeğe de ev sahipliği yapması nedeniyle çok sayıda yerli ve yabancı turisti bölgeye çekmektedir.1991 yılında bakanlar kurulu kararıyla turizm merkezi ilan edilmiş olup 3 bin metreyi aşan doruklara ve 2 bin metreye kadar yükselen ormanlara sahip.




Yolda tesadüfen karşılaştığımız köyün muhtarından yaylanın zirvesinde bir çok göl olduğunu öğreniyoruz ve bunlardan birini de buluyoruz. Hava sıcaklığı Ağustos ayında 10 derecenin altına düşmüş vaziyette. Muhtar ve köylüler son derece samimi ve mükrim insanlar. Israrla bizi ağırlamak istiyorlar. Teşekkür ediyoruz. 





 

 Anzer yaylasından İkizdereye  inerken yolda gördüğüm bu köprüyü çekmek istediğimde, emekliliğinde kendi cennetini yaratmış bir adamın vahasına giriyoruz.
 

 

 






 

 

14.08.2012

Apancene- Aso 




Apencene bugünkü adıyla Fındıklı babamın doğduğu köy..Rize Kalkandere'ye 8 km.uzaklıkta. Yukarıda ki fotograf köyün yolu. Her Karadeniz Köyü gibi dağınık bir yerleşimi var ve yine her yer çay bahçesi. 

Yöredeki yerleşim kombinasyonu alttaki fotografta görülüyor. Yaşama alanı olan ev, evin solunda görülen "Serender" ya da  "Paska" tabir edilen dört direk üstüne oturtulmuş bir tür oda. Yiyecek saklamak ve mısır kurutmak maksatlı kullanılıyor.Haşera ve türlü hayvanattan korumak için yerden yüksekte yapılıyor. Ön tarafta görülen yapı ise "Merek" denilen ot ve saman depolamak için kullanılan yine ahşap malzemeden yapılan eklenti
 Aso ya Aso Hanları şimdiki adıyla Aksu Köyü, Trabzon Sürmene'ye bağlı güzel bir köy
 Bu köyde akşamüstü bizi ağırlayan aile yediğimiz en şahane kahvaltılardan birini hazırlıyor. Bahçeden toplanmış Fuska (Böğürtlen), Ligerba (Yabanmersini), Kızılcık ile yapılmış reçeller, kuymak ve en önemlisi samimi bir sohbet ve konukseverlik sarmalıyor bizi. İnsan eliyle dikilenlerle vahşi tabiatın gözalıcı uyumuna tanık oluyoruz. İnsanın gözü kamaşıyor, bu ikindi vaktinde hiçbir dünyevi sıkınının gölgeleyemediği bir huzur doluyor içimize. Balkondayız, akşam iniyor, yağmur yağıyor. Tekrar ediyorum insan böyle zamanları nasıl unutur ki.

15.08.2012

Söylenecek her söz az, çekilecek her fotograf yetersiz..Kanımın yarısına serinlik, duman, cevvallik olarak giren bu coğrafyaya kalbimin tamamını teslim ederek dönüyorum.. 

( *Efulim=Sevgilim )

27 Ekim 2012 Cumartesi

Mozaik Şehir; Antakya


   Antakya'yı ziyaret planlarımız 2011 yılına tekabül etse de , ziyaret rötarlarla 2012 Mayıs ayında gerçekleşir. Binlerce yıllardır kendine koşana kucağını açmış Anadolu'da belki de en kozmopolit yöre burası. Etnik kökenleri ve dinleri farklı  bir çok topluluk barış ve huzur içinde yaşıyor Antakya'da yüzyıllardır. Oluşturdukları doku çoksesliliğin zenginliği, lezzetlerin çeşitliliği ve gökkuşağının tüm renkleri ile mozaik gibi bir eser çıkarmış meydana.
   Gitmeyi düşünenlere bir parça yardımcı olup, fikir vermesi, gitme fırsatı olmayacakları ise üç-beş dakika için Amik Ovasına kadar götürebilmek maksadı ile kalem alınmıştır ve naçizane bendenizin fotografları ile huzurunuza getirilmiştir.
   3 Mayıs Perşembe
   Antakya hava marinası
   Uzun bir bekleme  dönemi sonrası (Yaklaşık 3 ay kadar) nihayet Antakya'ya inebiliyoruz. Zira Antakya havaalanı 2012 yılının ilk aylarında uzun bir süre marina olarak kullanılabilir vaziyette sular altında kaldı. 

   Havalanı Türkiye’nin en güneyinde yer alıyor. İskenderun'a 30 km., Antakya merkeze 25 km. uzaklıkta.  Yapım aşaması aşaması epey olaylı olmuş. Uzun süren tartışmaların ardından sivil toplum örgütlerinin yapmış oldukları tüm uyarılar, siyasi parti temsilcilerinin yaptığı açıklamalar dikkate alınmadan havaalanı yapılmış "Bu bölgeye havaalanı olmaz, rüzgar ters, göçmen kuşların güzergahı ve sel sularına karşı sıkıntılı” uyarıları gözardı edilmiş. 
   Yağışlı giden hava  neticesi 2012 yılının ilk aylarından itibaren Antakya havaalanı göle dönüşünce Şubat ayında yapmayı plandığımız gezi Mayıs ayına kalıyor ve  çok da isabetli oluyor, böylelikle harika bir havada seyrüsefer eyleme şansını yakalıyoruz.
   Muhteşem Ottoman
   Ottoman Palace'da konaklayacağız gezi boyunca. Otel havaalanın 12, şehir merkezine 10 km. uzaklıkta ( http://www.antakyaottomanpalace.com  )
   Otelin daha ilk dakikadan gözümüzü kamaştırdığı kesin. Bu kadar varaklı möbleyi en son Kurtlar vadisinde Laz Ziyanın evinde görmüştüm. Otelinde bende ki sıfatı  "kitsch" (kiiç) (yüzeysel, rüküş, gösterişçi)

    Neyse duruma çok takılmıyor, bunu da eğlencenin bir parçası olarak  addediyoruz. Sahiden de zaman zaman otelin bu halinden faydalanıyor, komik fotograflara fon olarak kullanıyoruz.  Ayrıca her sütunda ayrı bir padişahın kötü birer resmine rastlamak pek mümkün olmasa gerek.Gözlemlerime göre fotograf çektirmek için Sultan Süleyman'ın gözde edildiğini söylemek hata olmaz. Malum son zamanlardaki popülaritesinden kayanklanan bir sonuç bu.
 






   4 Mayıs Cuma 

   Anadolu Hristiyanlıkla tanışıyor
   İlk gün istikametimiz , evvela St.Pierre Kilisesi,


   Eski Antakya"ya doğru ilerlerken rehberimiz solumuzda kalan dağın Habibi Neccar  olduğunu anlatıyor. Eski Antakya, Asi nehri ile Habibi Neccar dağı arasında kalıyor. 
   Habibi Neccar sonra ki günlerde de sık duyacağımız bir isim. Şehre gelen havarilerin tebliğine , yani Hristiyanlığa ilk inanan kişi. Sevilen sayılan bir zat olarak  adı bir çok yere verilmiş.
   Kıssaya göre, M.S. 40’lı yıllarda Hz.İsa, havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya’yı (Pavlus) Antaky'a gönderir. Bu iki elçi Antakya'ya girerken koyunlarını otlatan marangoz Habib-i Neccar ile karşılaşır (neccar, marangoz demektir). Neccar, yatalak oğlunun elçiler tarafından iyileştirilmesi üzerine İsa'nın getirdiği dine iman eder. Ancak Antakyalılar elçileri hoş karşılamaz ve onları hapse atarlar. Bunun üzerine İsa Barnabas'ı  üçüncü elçi olarak şehre gönderir. Elçilerin tüm çabalarına rağmen halk İsa'nın dinine inanmaz ve onları öldürmeyi planlar. Bunu öğrenen Habib-i Neccar, şehre giderek Antakyalılara "Sizden hiçbir ücret talep etmeden hak dinini anlatan bu elçilerin söylediklerine uyun" diye seslenir. İsa'nın elçileri de, Habib-i Neccar da işkence altında şehit olurlar. Bu olay Kur’anda Yasin suresinde anlatılmaktadır.
   St.Pierre Kilisesi ; Antakyada  ilk hristiyanların  gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hıristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul ediliyormuş.
   Havari Barnabas'ın  Tarsus'a giderek Azi Pavlus'u Antakya'ya getirdiği, Antakya'da bir yıl birlikte çalışarak Hıristiyanlığı yaydıkları ve bu dine inananlara 'Hıristiyan' adının verilmesinin Antakya'da gerçekleştiği biliniyor .




   Kilisenin erken döneminden günümüze sadece taban mozağinin parçaları ve sunağın sağında, duvar boyamalarının izleri kalmış. Dağa açılan tüneli bir zamanlar burada toplanan Hıristiyanların baskınlar sırasında kaçmak için kullandıkları sanılmakta. Kayalardan sızarak yalakta toplanan su  vaftiz  için kullanılmış. 
   Kilisenin ortasındaki taş sunağın üstünde eskiden 21 Şubat  tarihinde Antakya'da kutlanan Saint Pierre Kürsüsü Bayramı için yerleştirilen taştan bir kürsü var.  


  
    Yine bir Anadoludaki İlk camii iddiası
   Anadolunun bir çok yerinde ilk cami oldığu iddia edilen camiler mevcut . Bir tanesi de Antakya'da Habibi Neccar Camii. Camii Roma dönemine ait bir pagan tapınağının üzerine inşa edilmiş. Günümüzdeki cami ise Osmanlı dönemi eseri. Caminin bir köşesinde Habib Neccar türbesi var. Habib-i neccar ın şehit edilmesi ile ilgili bir çok rivayet vardır.
Bunların en yaygın olanı ve halkın anlattığı olay şöyledir:  
    Habib-i Neccar ın başı Silpiyus dağında ayrılır. vücuttan ayrılan baş, yuvarlanarak bugün cami ve türbesi bulunan yere gelir (bugün vücudu şehit edildiği mağarada başı ise caminin yanında bulunan türbededir)
     Başka bir rivayete görede ,Habib-i neccar kopan başını koltuğu arasına almış, Kur'an dan ayetler okuyarak bir süre dolaşmış ve bugün türbesi bulunan yere kadar gelerek, buraya düşmüştür.  
 

 

   Antakya Katolik Kilisesi
   Kiliseden ayrılıyor ve yine eski Antakya'nın dar sokakları içindeki "Katolik Kilisesine" gidiyoruz. Ancak bu aşamada bizimle aynı esnada kiliseyi gezen Ankaralı  olup genellikle dede ve ninelerden oluşan, neşeli grubun etraftaki zeytin ağaçlarını gösterip, ne ağacı olduğunu sormaları entaresan geliyor.  Sonra ki günlerde de gözleyeceğimiz üzere Antakya coğrafya ve iklim olarak Ege'ye çok benziyor.












   Kilisenin bakım ve temizliği için gönüllü görev yapan hanımların, hediyelik eşya almayışımıza bozuldukları için bir anda kabalaştıklarını şaşkınlıkla görüyoruz.
                                                            ***
   Şimdi sırada Arkeoloji müzesi var

   Müze Antakya’da Cumhuriyet Alanı’nda, şimdi Özsüt şubesi olan eski Meclis Binasının karşısında, Asi ırmağı kenarında ve köprü yakınında. Hatay’da bilimsel kazı çalışmaları 1932 yılında başlamış, çalışmaların ilk yıllarında çeşitli ve kıymeti büyük olan tarihi eserlere rastlanması bir müze kurulması fikrini doğurmuş. Şehir o yıllarda Fransız idaresinde.  Hazırlanan bir proje ile çıkan eserlere göre bir müze hazırlanmış. 1939 yılında tamamlanan müzede 3 ayrı bilim heyetinin yaptığı hafriyatlar sonucunda çıkan eserler toplanmış.

   Mozaik müzesi olarak planlanan binanın yapımına 1934 yılında başlanmış, Hatay Devleti zamanında tamamlanmış . Hitit, Helenistik ,Roma ve Bizans dönemlerine ait olan ve Harbiye, Antakya, Atçana , Seleukeia Pieria ile İskenderun’da bulunmuş eserlerin sergilendiği müze mozaik koleksiyonlarının zenginliği yönünden dünyada ikinci sırayı almakta.







Benim İçin ne düşünüyorsan tanrı sana iki katını versin:KAİCY-Bahtiyar Kambur

   Aşağıdaki mozaikteki sözcükler (KAİCY) nazara karşı kullanılırmış.Roma dönemin her kimse baktığı mekan yada içindekiler hakkında ne düşünürse aynısı ile karşılaşsın gibi bir inanış sergilenerek nazardan ve kötülüklerden korunmak için evlerin giriş kısımlarına yaptırılan mozaiklerin üzerinde yazan kelime.
   Yine Roma döneminde savaşa giden erkekler şehirde buldukları kambur, sakat, kör, topal insanları nesillerini garanti altına almak için şehirde bırakırlarmış. Bu olayında anlatıldığı mozaiklerin üzerine kambur bir adam resmedilmiştir ki, yine bu olay hakkında kim ne düşünürse düşünsün, düşündüğü kendisini bulsun, diye " size de" anlamına gelen kaicy kelimesi kullanılmıştır. "Bahtiyar kamburu" olarak anılan bu mozaik Hatay arkeoloji müzesinde görülebilir.  Bundan başka örnekleri de mevcut müzede.





   Sarhoş Dionysos
   M.S. IV. yüzyılda Antakya'da inşa edilmiş bir evin oda döşemesi olarak bulunmuş. Dionysos, Romalıların Baküs dedikleri şarap tanrısı. Mitolojide, güzel renkli şarabın mucidi olarak bilinir. Burada başında yapraklardan yapılmış bir çelenk taşıyan şarap ilahı Dionysos ayakta duramıyacak kadar sarhoş olduğundan, yanındaki küçük Satyros'a dayanmaktadır. Elindeki kadehten dökülen içkiyi mukaddes hayvanı panter içmektedir.




  

   Seine değil Asi Nehri
   
   Müzeden çıkıyor ve Asi nehri boyunca yürüyoruz, manzara çok güzel. Bu şehir bana  1970'lerin atmosferini hissettiriyor. Fotografta bir tanesi görülen köprüler Eski ve Yeni Antakya olarak Asi nehrinin ikiye ayırdığı şehri birbirine bağlıyor.



Zaman Tüneli
Köprüden geçerek tekrar Eski Antakya tarafına yol alıyoruz. Eski Antakyanın dar ve sürprizli sokaklarından geziyor, kafe haline getirilmiş eski bir Antakya evinde kahve molası veriyoruz.







Şimdi serbest zaman. Geçmiş zamanın izinde dar sokaklarda kaybolma vakti.. Gerçekten bir kaçımız grubun geri kalanından kopuyoruz..Ve başka bir zamana doğru akıyoruz.






Uzun Çarşı

Öğle vakti, Uzun Çarşıya doğru yol alıyoruz. Kapalıçarşı misali türlü esnafın bir araya geldiği, irili ufaklı sokaklardan mücerret büyük bir çarşı burası. Peynirciler, baharatçılar, kuyumcular, manifaturacılar, manavlar ve kasapların harman olduğu sokaklar rengarek, hareketli. Türlü kokular dans ediyor havada.

Şahane Lezzetler

Öğlen yemeğini çarşı içinde bir kasapta yiyoruz. Ön taraf kasap , arka taraf lokanta. Şahane bir tepsi kebabı yiyor, arada parmakları da götürmemeye çalışıyoruz. Şimdi sırada Çınaraltı künefe var. TV gurmelerinden birinden aldığımız feyzle dayanıyoruz Yusuf ustanın kapısına. 
   Çınaraltı Uzun çarşıdaki küçük avlulardan biri, adını aldığı çınar ağaçlarının altında, zamanın durduğu bir soluklanma mekanı. Çınaraltı Künefe'nin sahibi Yusuf Usta küçücük ve eski usul bir dükkanda odun ateşinde büyük tepsilerde bizzat kendi pişiriyor künefeyi. Son derece ciddiyetle ve özenle yapıyor işini. Bunun sonucu pişirdiklerine lezzet olarak sirayet ediyor. Yediğimiz künefe'nin tadını ayrıntıları ile yazmaktan okura eziyet etmemek adına imtina ediyorum ..:)


Yedik içtik rehavet bastı ama gidilecek bir yer daha var bugün, Harbiye.


Harbiye Antakya merkeze bağlı bir belde. Eski adı Daphne yani defne. İrili ufaklı şelalenin yer aldığı bir ören yerine sahip. Restaurant ve kafelerin, turistik eşya satıcılarının işgali altında bir cennet. Gittiğimizde hava bulutlanıyor, hafiften yağmur çiselemeye başlıyor, yeşilliğin arasında kaybolmuş şelalelere şahane bir fon oluyor hava.

Belde tarihte Daphne şehri olarak biliniyor. Efsaneye göre Zeus'un oğlu ışık tanrısı Apollon, ırmak kenarında gördüğü genç ve güzel bir kız olan Daphne'ye aşık olur ve onunla konuşmak ister ve Daphne'yi kovalamaya başlar. Daphne kurtulamayacağını anlayınca. "Ey toprak ana beni ört, beni sakla, beni koru" diye yalvarır. Daphne ağaca dönüşür. Apollon şaşırır. Bu olaydan sonra şiir ve silah zaferleri, defne ağacının dalıyla mükafatlandırılır ve Daphne'nin gözyaşlarının Harbiye'deki şelaleleri meydana getirdiğine inanılır. Şiddetli depremler tarihi şehri yoketmiş, bugün geriye pek bir şey kalmamış.



 Günün sonunda burada bir kafede oturuyor çay içerek, yorgunluk atmaya çalışıyoruz. Otele epey bitkin döndüğümüz söylenebilir. Ancak  gözkamaştıran otelimizin, termal özelliklerinden faydanalarak dinleniyoruz.

    05 Mayıs 2012

    İkinci gün rotamız Samandağ. Dağ yolundan gidiyoruz. Yol üzerindeki köyler Egedekilere benziyor. Coğrafya ve iklim sayesinde mümbit topraklar, yeşil, tarih, efsaneler içiçe..








Musa Ağacı 

   Hatay'ın Hıdırbey Köyü'nde bulunan ve Kültür Varlıkları Koruma Kurulu tarafından anıt ağaç olarak ilan edilip koruma altına alınan tarihi Musa ağacı Hatay'ın içinde barındırdığı önemli değerlerinden.
   Rivayetlere göre, yaklaşık 3 bin yıllık olduğu belirtilen dev ağaç Hatay'ın turizmine katkı sağlıyor; hem de Hıdırbey Köyü'nün başlıca geçim kaynakları arasındaki yerini almış durumda.Tarihi Musa ağacını yaklaşık 30 kişi, el ele tutuşarak ancak çevresini dolanabiliyor. Bir zamanlar ağacın içinde köy berberinin çalıştığı söyleniyor. Şimdi etrafında ören yerleri mevcut.






Resim yazısı ekle
 Rivayete göre Hz. Hızır ile Hz. Musa'nın Samandağ'daki buluşmasından,sonra, birlikte Hıdırbey Köyü'nün yanındaki Musa Dağı'na çıkmak üzere yola çıkarlar. Hıdırbey Köyü'ndeki Musa ağacının bulunduğu yere geldiğinde çok susar. Bastonunu bu ağacın bulunduğu yere bıraktıktan sonra, hemen yanındaki dereye su içmeye gider. Su içtikten sonra yollarına devam ederler. Asasını suyun kenarında unuttuğunu anlayan Hz. Musa, döndüğünde ise asasının yeşerdiğini ve bir fidan haline geldiğini görür. O günden bugüne, o ağaç Musa ağacı olarak bilinir.

 Türkiyedeki Tek Ermeni Köyü
 
  Bu bölgede eskiden Ermeni köylerinin bulunduğunu öğreniyoruz. Boşalan köylere zamanla başka yörelerden getirilen Türkler yerleştirilmiş. Şimdi sadece bir Ermeni Köyü var. Vakıflı. Vakıflı köyü daha ilk bakışta temizliği, abat edilmiş haliyle diğer köylerden ayrılıyor. Arnavut taşlı sokakları, bakımlı kilisesi, kadın kooperatifinin işlettiği kahvehanesi ve tenhalığıyla dikkat çekiyor. Zannediyorum Ermeni diasporasının buradakilere ciddi  yardımları var.  Zira köyün kahvehanesinde oturup sohbet ettiğimiz Pağnos amca gelirlerinin azlığından yakınıyor,ama görüntü farklı konuşuyor.









Samandağ;
Türkiyenin en uzun sahil şeritlerinden biri ile karşı karşıyayız. 

Güzel manzarayı izleyerek sahile iniyoruz. İstikametimiz Titus Tünelleri..
Çevlik, Samandağ ın 5 Km. kuzeyinde denize hakim yamaçlarda M.Ö. 300 yıllarında Seleuykos Nikator tarafından kurulan ve kurucusunun adı ile anılan şehirdir. Şehrin, dağın hemen bitiminde , dağdan gelen derelerin ağzında bir iç limanı vardır. Sellerin bu limanı doldurması tehlikesi ortaya çıkınca imparator Vespasianus zamanında dağ delinerek bir tünel açılması kararlaştırılır ve tünel Titus zamanında tamamlanır. Dderenin önü bir duvarla kapatılarak sel suları , yüksekliği 7 mt. genişliği 6 mt olan bu tünel vasıtası ile uzaklara akıtılır ve  böylece limanın dolması engellenmiş olur.


Tünellerin ucunda Kaya mezarları var, Beşikli Mağara olarak da anılıyorlar.


   Hz.Hızır Türbesini Tavaf Ediyoruz.
   Ve nihayet Samandağ'dayız.
   Doğrudan Hz. Hızır Türbesine gidiyoruz. Türbe Samandağ Deniz sitesinde ve ilçe merkezine yaklasık 3 km uzaklıkta. Rivayete göre Hz. Hızır ile Hz. Musa’nin buluştuğu yer olan kutsal bir kaya olarak anılmakta ve kutsal mekanın çevresinde geleneksel olarak bir, üç veya yedi kez dönülmektedir. Biz de içerde bu ritüeli yerine getiriyor, dua ederek yedi kez tavaf ediyoruz türbeyi. Müslüman ve Hiristiyan halkları için büyük öneme sahip olan Türbe, her yıl büyük bir ziyaretçi akınına uğramakta. Her Cuma günü Akdeniz’in sularının taşarak bu türbenin çevresini yıkadığı söylenmekte.
   Türbe, yakın tarihlerde yapılmış olup, mimari yönden bir özellik taşımamakta. İnce, uzun ve yarım yuvarlak bir plan düzeninde, oldukça büyük bir kubbe ile örtülü. İçerisinde Hz.Hızır’ın makamı bulunmakta. Hz.Hızır ile Hz.Musa'nın buluşması Kuranda kehf suresinde anlatılmaktar. 
   Ancak  şunu söylemek gerekir ki, bu kadar önem verilen bir mekanın bu denli kirli ve özensiz olması üzücü.. Henüz yarım saat önce girdiğimiz kilisedeki bakım ve temizliği de hatırlayınca daha da üzülüyoruz. 
   Öte yandan Hatay'da 51 tane hızır makamlı türbe olduğu söyleniyor. Bu da Arap alevilerinde hızır inancının ne kadar güçlü olduğuna delil olarak  gösteriliyor. 


   Yemek vakti, yine Vedat Milör'ün tavsiyesine kulak veriyor ve hemen türbenin karşısında yeralan Dervişan Restaurant'a gidiyoruz. Açıkcası ben kendi adıma özellikle servisten epey kötü bir puan veriyorum mekana. Öte yandan yemekler de vasatın üzerine çıkamıyor.  Deniz kenarında olup da denizi görmeden yemek yemenin çok da akıllıca olmadığı kanaatindeyiz. 
   Eski Meclis Binası
   Dönüşte Antakya merkeze uğruyor ve bir turistin yapması gereken son alışverişleri tamamlıyoruz. Bir çanta dolusu peynir çeşidi, baharat ve tatlı ile çıkıyoruz Uzun Çarşıdan. Dinlenmek ve diğer grup üyelerini beklemek üzere şimdi Özsüt pastanesi olarak kullanılan eski Meclis binasında çay molası veriyoruz. Tarihi mekanın bu surette değerlendirilmiş olması oldukça üzücü. Daha sonra ki günlerde bir zamanlar bu binanın uygunsuz filmlerin de oynatıldığı sinema salonu olarak kullanıldığını öğreniyorum. Bu durumda şimdi ki haline şükretmek mi gerekiyor acaba.


   06 Mayıs 2012

   Antakya gerçekten bir çok etnik unsurun içiçe ve kardeşçe yaşadığı bir coğrafya..Yolculuk boyunca şoförlüğümüzü yapan arkadaş Arap, rehberliğimizi yapan Derviş Arap değil ama Arapçayı çok iyi konuşuyor.. Ben ilk defa bir Ermeni köyü kilisesine gidiyor, mezarlığını ziyaret ediyor ve bir Ermeni ile oturup sohbet etme şansını yakalıyorum. Bir çok dini unsur ve inanca tüm canlılığıyla temas ediyorsunuz.  Çoksesliliğin, inanç zenginliğinin, lezzet çeşitliliğinin, hoşgörünün rengarenk mozağini yüzyıllardır inşa etmeye devam ediyor burada halklar..Dünyada özel bir atmosfere sahip olduğu söylenen yerler var, Kudüs, Mardin, Kapadokya gibi. Antakya da onlardan biri. Tarih burada turistik bir doku olmaktan uzak mevcut yaşamın katmanları arasında size dokunuyor.  ( Mayıs ayında yaptığımız bu geziden aylar sonra Antakya maalesef, tarafı olmadığımız bir savaşın hayati ve görünmez savaş alanlarından biri olarak huzur ve sükunetini kaybediyor.)

   Gezi ile boyunca beni rahatsız eden durum, birebir Antakyalı ile temas edemeyişimizdir.  Grup ve tur konseptinin zorlandığında aşılabilir bir sonucu bu. Bir daha düşmeyeceğim bir hata olarak kayda geçiyorum.

   Antakyaya yağmurlu bir havada geldik, güneşli havada ayrılıyoruz.

ANTAKYA'DA NE YENİR
Künefe, 
Kağıt kebabı, 
Sini kebabı (Tepsi kebabı)(Hatay'ın merkez ilçesi Antakya'da Sini Kebabı'nı Uzun Çarşı'da kasapların hemen arka kısmındaki masalarda oturup yemek lazımdır. Hangi kasap olduğu farketmez. En iyi Sini Kebabını buralarda yersiniz.)
Biberli ekmek
Katıklı ekmek
Kaytaz Böreği
Oruk (içli köfteye benzer)
Patatesli köfte
Ekşi Aşı
Etli Aşur (Diğer illerde keşkek olarak anılır)
Kısır
Kömbe (Kurabiyeyi andırır)
Çökelek
Tuzlu yoğurt (Tuz katılarak pişirilmiş süzme yoğurt)
Cevizli biber
Abugannuş
Kekik salatası
Haytalı
Taş kadayıf(Yassı kadayıfı)
Tuzda Tavuk - Reyhanlı ilçesinde,
Meyan Kökü Şerbeti
Karadut Şerbeti

ANTAKYA'DAN NE ALINIR
Nar Ekşisi
Biber salçası
Kırmızı Biber
Domates salçası
Kırma yeşil zeytin
Tuzlu yoğurt
Antakya peynirleri 
Antakya çökeleği
Taze Hatay kekiğ
Samandağ ipeği (Samandağ ilçesinden)
Defne sabunu(Garlı sabun)
Künefe
Baklava
Kabak tatlısı