8 Ağustos 2012
Kişisel tarihime bugün benim genetik mirasımla kucaklaştığım gün olarak geçirilebilir.
***
Bu memlekette yaşayan herkesin gezi planları içinde illa bir "Karadeniz Turu" mevcuttur. Gidip de dönenler yeşilini anlatır, havasını, suyunu.. Gidip de cismen dönüp, ruhen dönemeyen bendenizin hissettikleri bunların çok ötesinde ve derininde oldu. Yılların , öğrenmişliğin ve tüketmişliğin vermiş olduğu sıkıntıyı alt ettim orada. Seneler sonra ilk defa yeniden bir yerlere gitmenin heyecanını taşımaya başladım.
***
Yollarından geçmedik, sularından içmedik sadece, memleket halleri üzerinde malumatlandık. Misal; hiçbir okul yoktu ki bir vatandaş tarafından yaptırılmış olmasın.. Bu durum yöre insanının gönül zenginliğinden öte, devletin burada ne kadar "yok" olduğunun,
bölgeye elini uzatmada ne kadar hasis kaldığının göstergesiydi. Ama öyle mümbit topraklar ve öyle gönlü bol insanlar ki, kendilerine sırtını dönen devlete küsmemiş. Bir o kadar şehit ismi gördük, köprülerde, sokaklarda.
***
Hepimizin
bildiği pratik zekalı Karadeniz insanının neden böyle olmak zorunda
kaldığını, bu coğrafyayı gören her akıl anlar. Zorlu coğrafi koşullar ve
iklim, sürekli çözüm üretmek zorunda bırakmış insanları.
Söylenmemişler, ağlamamışlar, şikayet etmemişler. Karşılarını çıkan
engeli aşmışlar. Bunu yaparken koşullara uygun, doğayla içiçe çözümler
üretmişler. Meslek icabı çok köy görmüş bir insan olarak kesin bir dille
yapabileceğim bir başka tespit de şimdiye kadar gördüğüm en temiz
köylerle karşılaşmış olmamdı. Çer, çöp, hayvan pisliği ..hiçbiri yoktu.
Tertemizdi. Yaylara çıktık, ıssız yollardan geçtik ama nedense insanda
güvenlik endişesi yaratmayan bir ortam gördüm. İnsanından kaynaklanan
bir hal bu. Mesafeli olamayacağınız insanların diyarı burası. Anında
kırk yıllık tanış oluyorsunuz. Mizah anlayışları çok yüksek, keskin
zekalı insanlar.Hiçbir anında sıkılmadığımız, insanlarla konuştuğumuz her an yüzümüze kocaman bir tebessümün yerleştiği günlerdi.
Uzatmayacağım fotograflar anlatsın devamını.
Sürmenenin içinden Zarha dağına doğru yol alıyoruz. Çıkarken bahçesinden erik topladığımız aslen Artvinli amca 10 dakika içinde bize hayatının kısa bir özetini yapıyor. Neredeyse sopa zoruyla erik toplatıyor.
Dar ve virajlı yoldan tırmanmaya devam ediyoruz. Ve nihayet Zarhadayız. Karadenizin sonra ki günlerde alışacağımız ama hayran olmaktan hiç bıkmayacağımız manzaraları ile ilk tanışmamız. Dağın zirvesinden Araklı sahilleri görünüyor, diğer taraf Karadeniz köyleri..Burada kalımabilecek güzel tesisler de mevcut. Dönüş yolunda dünya Ufocularının bir kısmı tarafından "Universal Mother" olarak adlandırılan "Meyveş Nine"nin siyah granit mezarını görüyoruz.. Bu da tuhaf bir hikaye dileyen buradan okuyabilir.http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=-31899
Artık Sümelaya
gitme zamanı. Geziyi ramazan ayına denk getirmenin bir ceremesi var.
Açık lokanta bulmakta zorlanıyoruz. Ne var ki Maçka yolunda dere
kenarında bulduğumuz Sümer Restaurant beklediğimize değiyor. Karalahana dolması, kuymak, tereyağı Sürmeneden aldığımız ekmeklere şahane katık oluyor.
Sümela malum.Uzun uzun
anlatmaya gerek yok. Ancak asıl şahane olanın manastırın kendisinden çok
tabiat olduğunu düşündüğümü itiraf etmem lazım. Gerek araba ile
tırmanırken etraftaki manzara gerekse, kısa süren patika yol şahane..
10.09.2012
Uzungöl
Bugün
hedef Uzungöl. Son yıllarda herkesin kafasındaki klişe Karadeniz
fotografı sanırım Uzungöl ve beyaz bir camii siluetidir. Naçizene
bendenizin tüm turistik mekanlar, çok satan kitaplar ve gece klüplerinde
çalan şarkılara irrite olmak gibi küçük bir defosu bulunduğundan
açıkcası hafif bir endişe ile gittim Uzungöl'e. Hele ki öncesinde Arap
turistlerin burayı mesken tuttuğu bilgisi ciğerimi acıtmıştı. Ancak
Ramazan nedeniyle gerek Arapların, gerekse yerli turistlerin bu cennet
mekandan ellerinini ayaklarını çekmiş olmaları ve ilk gittiğimizde
varolan güneşin, hemen sonra bulutların ardında kaybolması neşemi yerine
getirdi. Şahane bir hava var. Hafiften tüylerinizi ürperten ama
üşütmeyen bir serinlik..
Uzungölden ayrılıyor , Çaykara üzerinden Sultan Murat Yaylasının
yoluna düşüyoruz. Ama ne yol.. Tepelerdeki duman yavaş yavaş aşağıya
iniyor. Biz tırmandıkça sis görüş mesafesini iki metreye kadar
indiriyor. Ama görüntüler muhteşem...
Sultan
Murat yaylası 5 köyün ortaklaşa kurduğu
merkezi bir yayla. Adını Osmanlı padişahlarından 4.
Murat'tan
almış. Sultan 4. Murat'ın İran'a sefer yapmak üzere
ordusuyla bu
yöreden geçtiği ve Cuma namazını burada kıldığı bilinmekte
olup,
namaz kıldığı yer muhafaza edilmekte. Biz önce Şehitler
tepesine gidiyoruz. Sultan Murat yaylasına 1,5 kilometre mesafede
bulunan Şehitler Tepesinde bir şehitlik bulunmakta.
Şehitlikte
1916 yılında, Rus işgal kuvvetleriyle yapılan muharebe
neticesinde
şehit düşmüş olan 1 subay, 1 astsubay ve 70 erin mezarları
var. Aziz şehitlerimizi anmak maksadıyla her yıl 23
Haziran'da şehitleri anma töreni yapılmakta.
1.Dünya savaşında Rusların Of'a asker çıkarmasından sonra savaşlar
devam etmiş ve Ruslar Trabzon'u ele geçirip Harşit çayına kadar
ilerlemişlerdi. Birinci Dünya Savaşı bitmesine yatın Brest Litowsk
antlaşması ile savaştan çekilmişler ve Trabzon'u terk etmişlerdi.
Şehitlerimizin Ruhları Şad olsun.


Yörede "Çarçar" olarak tabir edilen küçük şelalere sürekli rastlıyoruz.



Ayder'den ayrılıyor. Zilkaleye doğru yola çıkıyoruz. Bu coğrafyada böyle bir yapıdan habersiziz. Yolda emeklilik cenneti yaratmış bir çiftin evi dikkatimiz çekiyor. Huzuru neredeyse elle yakalamak mümkün görünüyor. Sürekli karşılaştığımız bir misafirperverlikle ısrarla davet ediliyoruz.

Zilkale, Rizeye bağlı Çamlıhemşin ilçesinin 12 km güneyinde,Fırtına Vadisindeki bir geçide hakim, yüksekçe bir tepe üzerinde (dere yatağından 100 m denizden 750 metre yükseklikte) konumlanmış 8 burç ve bir gözetleme kulesinden oluşan, savunma hendeği durumundaki Zil deresine merdivenle inilen, bir kale olup, kesin yapım tarihi bilinmiyor. Filmgrofik bir görüntüsü olduğu kesin. Uzaktan Masal şatolarına benziyor.

Buranın biraz ötesinde verdiğimiz molada kuzine sobasında tıkırdayarak pişen kara lahana çorbasını ve mıhlamayı yiyoruz. Altına sığındığımız tenteye yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Çaylarımız geliyor. Duman aşağılara iniyor, akşam oluyor..İnsan böyle zamanları nasıl unutur ki.


12 .08.2012
Cimil Yaylası

Cimil Yaylası, kaldığımız otelin üstündeki yayla.İkizderede. Yine şahane bir manzarayı takip ederek tırmanıyoruz. Aynı günün sabahında İkizdere de kafası kendinden güzel bir berber, arkadaşlardan birine " inşallah yolu yapılmaz, yoksa Ayder'e döner orası da" ikazını yapmış. Memleketim insanının ferasetine hayranım. Dere, orman, çiçekler derken, bitki örtüsü değişiyor..Kuzeydoğu Anadoluya doğru sokulan bir yayladayız şimdi.
Cimil, Trabzon'dan yaklaşık 1.5 saat, Rize’den ise 1 saat uzaklıkta. Yaylada üç köy var. Başköy, Ortaköy, Güvenköy. Başköy (Cimil) İkizdere'den 28 km uzaklıkta, 2050 m yükseklite İkizdere'ye bağlı bir köy. Köyde yaşayanların büyük bir çoğunluğu İstanbul ağırlıklı olmak üzere büyük şehirlere göç etmişler . Sonradan bu yayla sakinlerinin TV izlememe kararı aldıklarını, televizyonun komşuluk ilişkilerini bitirdiğini, sadece köyde bir evde bulunan TV yi milli maç olduğu zamanda izlediklerini öğreniyorum
Hemen bir kaç km ötede Ortaköy var. Köyde ilk dikkatimizi çeken genç yaşlı tüm kadınların rengarenk peştemalleri. Yöredeki diğer köylerde peştemal etek, keşan üstlük olarak kullanılırken , burada peştemal hem alt, hem üstte kullanılıyor. Ayrıca kırmızı el örgüsü çorapları ile adeta yörük geleneğini tüm canlılığı ile sürdürüyorlar. Dışardan gelenlerin de normal gündelik kıyafetleri üzerine bunları giydiği görülüyor. Konuştuğumuz teyzeler, köye gelir gelmez bu kıyafate büründüklerini söylüyorlar. Son derece candan, samimi ve güleryüzlü insanlar.

Ot kesmekten dönen yorgun ama gönlü zengin bu teyzem bizi ısrarla evine kuymak yemeye davet ediyor.

En son köy Güvenköy..Ötesinde kış için ot kesen köylüler ve atları görüyoruz. Film karesi gibi görüntüler.Yörede " Kerenti" denilen orakla, kışa ot kesen köylüler.

Yaylanın yılkı atları.


13.08.2012
Anzer Yaylası
Anzer Rize'nin İkizdere ilçesinin 35 km güney batısında kalan bir yayla. Aşağı Anzer (Çiçekliköy) ve Yukarı Anzer (Ballıköy) olarak iki köyü var. Dünyaca ünlü Anzer balı'nın üretildiği bölge olmasının yanı sıra çok sayıda endemik (bulunduğu bölgenin ekolojik şartları yüzünden yalnızca belirli bölgede yaşayan/yetişen, dünyanın başka yerinde yaşama/yetişme ihtimali olmayan, yöreye özgü) türde çiçeğe de ev sahipliği yapması nedeniyle çok sayıda yerli ve yabancı turisti bölgeye çekmektedir.1991 yılında bakanlar kurulu kararıyla turizm merkezi ilan edilmiş olup 3 bin metreyi aşan doruklara ve 2 bin metreye kadar yükselen ormanlara sahip.
Yolda tesadüfen
karşılaştığımız köyün muhtarından yaylanın zirvesinde bir çok göl
olduğunu öğreniyoruz ve bunlardan birini de buluyoruz. Hava sıcaklığı
Ağustos ayında 10 derecenin altına düşmüş vaziyette. Muhtar ve köylüler
son derece samimi ve mükrim insanlar. Israrla bizi ağırlamak istiyorlar.
Teşekkür ediyoruz.


Anzer yaylasından İkizdereye inerken yolda gördüğüm bu köprüyü çekmek istediğimde, emekliliğinde kendi cennetini yaratmış bir adamın vahasına giriyoruz.



14.08.2012
Apancene- Aso

Apencene bugünkü adıyla Fındıklı babamın doğduğu köy..Rize Kalkandere'ye 8 km.uzaklıkta. Yukarıda ki fotograf köyün yolu. Her Karadeniz Köyü gibi dağınık bir yerleşimi var ve yine her yer çay bahçesi.
Yöredeki yerleşim kombinasyonu alttaki fotografta görülüyor. Yaşama alanı olan ev, evin solunda görülen "Serender" ya da "Paska" tabir edilen dört direk üstüne oturtulmuş bir tür oda. Yiyecek saklamak ve mısır kurutmak maksatlı kullanılıyor.Haşera ve türlü hayvanattan korumak için yerden yüksekte yapılıyor. Ön tarafta görülen yapı ise "Merek" denilen ot ve saman depolamak için kullanılan yine ahşap malzemeden yapılan eklenti
Yaylada şimdiye kadar yediğim en lezzetli saç kavurmalarından birini yiyoruz. Yaylalardaki etler hep çok lezzetli.
11.08.2012
Bugünkü rotamız Ayder..
"İsviçre, Alpler" diyen özür dilerim ama halt etmiş.. Burayı kışın
göresim var. Kainatın (varsa) ruhuna üflemiş olayım bu isteği.
Yörede "Çarçar" olarak tabir edilen küçük şelalere sürekli rastlıyoruz.
Ayder'den ayrılıyor. Zilkaleye doğru yola çıkıyoruz. Bu coğrafyada böyle bir yapıdan habersiziz. Yolda emeklilik cenneti yaratmış bir çiftin evi dikkatimiz çekiyor. Huzuru neredeyse elle yakalamak mümkün görünüyor. Sürekli karşılaştığımız bir misafirperverlikle ısrarla davet ediliyoruz.
Zilkale, Rizeye bağlı Çamlıhemşin ilçesinin 12 km güneyinde,Fırtına Vadisindeki bir geçide hakim, yüksekçe bir tepe üzerinde (dere yatağından 100 m denizden 750 metre yükseklikte) konumlanmış 8 burç ve bir gözetleme kulesinden oluşan, savunma hendeği durumundaki Zil deresine merdivenle inilen, bir kale olup, kesin yapım tarihi bilinmiyor. Filmgrofik bir görüntüsü olduğu kesin. Uzaktan Masal şatolarına benziyor.
Buranın biraz ötesinde verdiğimiz molada kuzine sobasında tıkırdayarak pişen kara lahana çorbasını ve mıhlamayı yiyoruz. Altına sığındığımız tenteye yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Çaylarımız geliyor. Duman aşağılara iniyor, akşam oluyor..İnsan böyle zamanları nasıl unutur ki.
12 .08.2012
Cimil Yaylası
Cimil Yaylası, kaldığımız otelin üstündeki yayla.İkizderede. Yine şahane bir manzarayı takip ederek tırmanıyoruz. Aynı günün sabahında İkizdere de kafası kendinden güzel bir berber, arkadaşlardan birine " inşallah yolu yapılmaz, yoksa Ayder'e döner orası da" ikazını yapmış. Memleketim insanının ferasetine hayranım. Dere, orman, çiçekler derken, bitki örtüsü değişiyor..Kuzeydoğu Anadoluya doğru sokulan bir yayladayız şimdi.
Cimil, Trabzon'dan yaklaşık 1.5 saat, Rize’den ise 1 saat uzaklıkta. Yaylada üç köy var. Başköy, Ortaköy, Güvenköy. Başköy (Cimil) İkizdere'den 28 km uzaklıkta, 2050 m yükseklite İkizdere'ye bağlı bir köy. Köyde yaşayanların büyük bir çoğunluğu İstanbul ağırlıklı olmak üzere büyük şehirlere göç etmişler . Sonradan bu yayla sakinlerinin TV izlememe kararı aldıklarını, televizyonun komşuluk ilişkilerini bitirdiğini, sadece köyde bir evde bulunan TV yi milli maç olduğu zamanda izlediklerini öğreniyorum
Hemen bir kaç km ötede Ortaköy var. Köyde ilk dikkatimizi çeken genç yaşlı tüm kadınların rengarenk peştemalleri. Yöredeki diğer köylerde peştemal etek, keşan üstlük olarak kullanılırken , burada peştemal hem alt, hem üstte kullanılıyor. Ayrıca kırmızı el örgüsü çorapları ile adeta yörük geleneğini tüm canlılığı ile sürdürüyorlar. Dışardan gelenlerin de normal gündelik kıyafetleri üzerine bunları giydiği görülüyor. Konuştuğumuz teyzeler, köye gelir gelmez bu kıyafate büründüklerini söylüyorlar. Son derece candan, samimi ve güleryüzlü insanlar.
Ot kesmekten dönen yorgun ama gönlü zengin bu teyzem bizi ısrarla evine kuymak yemeye davet ediyor.
En son köy Güvenköy..Ötesinde kış için ot kesen köylüler ve atları görüyoruz. Film karesi gibi görüntüler.Yörede " Kerenti" denilen orakla, kışa ot kesen köylüler.
Yaylanın yılkı atları.
13.08.2012
Anzer Yaylası
Anzer Rize'nin İkizdere ilçesinin 35 km güney batısında kalan bir yayla. Aşağı Anzer (Çiçekliköy) ve Yukarı Anzer (Ballıköy) olarak iki köyü var. Dünyaca ünlü Anzer balı'nın üretildiği bölge olmasının yanı sıra çok sayıda endemik (bulunduğu bölgenin ekolojik şartları yüzünden yalnızca belirli bölgede yaşayan/yetişen, dünyanın başka yerinde yaşama/yetişme ihtimali olmayan, yöreye özgü) türde çiçeğe de ev sahipliği yapması nedeniyle çok sayıda yerli ve yabancı turisti bölgeye çekmektedir.1991 yılında bakanlar kurulu kararıyla turizm merkezi ilan edilmiş olup 3 bin metreyi aşan doruklara ve 2 bin metreye kadar yükselen ormanlara sahip.
Anzer yaylasından İkizdereye inerken yolda gördüğüm bu köprüyü çekmek istediğimde, emekliliğinde kendi cennetini yaratmış bir adamın vahasına giriyoruz.
14.08.2012
Apancene- Aso
Apencene bugünkü adıyla Fındıklı babamın doğduğu köy..Rize Kalkandere'ye 8 km.uzaklıkta. Yukarıda ki fotograf köyün yolu. Her Karadeniz Köyü gibi dağınık bir yerleşimi var ve yine her yer çay bahçesi.
Yöredeki yerleşim kombinasyonu alttaki fotografta görülüyor. Yaşama alanı olan ev, evin solunda görülen "Serender" ya da "Paska" tabir edilen dört direk üstüne oturtulmuş bir tür oda. Yiyecek saklamak ve mısır kurutmak maksatlı kullanılıyor.Haşera ve türlü hayvanattan korumak için yerden yüksekte yapılıyor. Ön tarafta görülen yapı ise "Merek" denilen ot ve saman depolamak için kullanılan yine ahşap malzemeden yapılan eklenti
Aso ya Aso Hanları şimdiki adıyla Aksu Köyü, Trabzon Sürmene'ye bağlı güzel bir köy
Bu köyde akşamüstü bizi
ağırlayan aile yediğimiz en şahane kahvaltılardan birini hazırlıyor.
Bahçeden toplanmış Fuska (Böğürtlen), Ligerba (Yabanmersini), Kızılcık
ile yapılmış reçeller, kuymak ve en önemlisi samimi bir sohbet ve
konukseverlik sarmalıyor bizi. İnsan eliyle dikilenlerle vahşi tabiatın
gözalıcı uyumuna tanık oluyoruz. İnsanın gözü kamaşıyor, bu ikindi
vaktinde hiçbir dünyevi sıkınının gölgeleyemediği bir huzur doluyor
içimize. Balkondayız, akşam iniyor, yağmur yağıyor. Tekrar ediyorum
insan böyle zamanları nasıl unutur ki.
15.08.2012
Söylenecek her söz az, çekilecek her fotograf yetersiz..Kanımın yarısına serinlik, duman, cevvallik olarak giren bu coğrafyaya kalbimin tamamını teslim ederek dönüyorum..
( *Efulim=Sevgilim )